Sen bilirsin aslında aklımdan geçenleri..
7 Mart 2011 Pazartesi
Gönderen fortunato zaman: 3/07/2011 02:40:00 ÖÖ 0 yorum
Mesela..
26 Şubat 2011 Cumartesi
Vakitsizliğin ortasında durup mutsuzluklarımızla, sahip olamadıklarımızı hak etmeyişlerimizin cezasını çektiğimizi düşünürüz.
Utana sıkıla yazdığım birkaç satırın içinde büyüyor, küçülüyor her şey. Gündelik uğraşlara takılıp güçlü görünmeye çalıştıkça gülün bana. Yalanlarımı yalnız bana söylüyorum ya; nedeni, niçini yok hiçbir şeyin. Gözlerini kapadığında dönüyor mu dünya, duruyor musun yoksa? Haydi bitti de, ve bitsin. Hepsi kurmaca olacak bir gün. Ya yarın, dün?
Sonra Selim gibi, kimsenin yaşantısını beğenmedim, kendime uygun bir yaşantı da bulamadım diye yakıyorum da dumanlı bir havada ellerim soğuktan titrerken geç kalmanın rahatsız endişesini taşıyorum yine. Halbuki o tamamlanmamış huzuru huzursuzluğun en derininde bulmuştum. Belki de yalnızca duymuştum? O kırmızı koridorun soğukluğu gerçek değil miydi?
Gönderen fortunato zaman: 2/26/2011 01:07:00 ÖÖ 1 yorum
Gecenin tam ortasında..
15 Şubat 2011 Salı
Gönderen fortunato zaman: 2/15/2011 12:55:00 ÖÖ 0 yorum
O zamanlar..
29 Ocak 2011 Cumartesi
Söylenecek bir sürü şey vardı, ama kendi kendime o kadar çok tekrarladım ki artık birkaç basit düşünce haline geldiler, eskidiler, soldular ve ben onları yazmanın bir yararı olacağını düşünmüyorum artık.
*
Elimde bir silah vardı.
Size o gün parkta neler olduğunu tam olarak açıklayamam, ama elimde bir silah olduğunu ve o silahı nereye doğrultacağıma karar veremediğimi söyleyebilirim.
Neticede, yere saçılıp etrafta kırmızı gölcükler oluşturmamış olabilir, ama o gün çok kan döküldü.
*
Gönderen fortunato zaman: 1/29/2011 04:14:00 ÖS 1 yorum
Bir Mahkûm
23 Ocak 2011 Pazar
" Ne demeye çalışıyorsun sen? Yani bu küçük kıza iyilik olsun diye mi tecavüz ettin, onu iyi bir amaç uğruna mı öldürdün? İnsan öldürmenin neresinin iyi olduğunu düşünüyorsun? "
" Efendim, o kız zaten ölüme çok yakındı, ben onun hayatına son vermeseydim daha da kötü bir şekilde ölecekti. Tek amacım onun acısız bir şekilde bu dünyadan ayrılmasını sağlamaktı. "
" Ne demeye çalışıyorsun seni adi, aşağılık çocuk katili... Şerefsiz sübyancı!!! "
" Lütfen bayım, sinirlerinize hakim olmaya çalışın. Acınızı anlıyorum; nihayetinde ben de bir babayım. Adaletin yerini bulması için elimden geleni yapacağım, lütfen... "
" Efendim, devam edebilir miyim? "
" Evet, evet, devam et, lafı dolandırmaktan da vazgeç. "
" Dediğim gibi onu öldürmemin tek nedeni onun iyiliğini düşünmemdir. Tecavüz suçlamasına gelince ben kimseye tecavüz etmedim. "
" Yalancı! Ne istedin küçücük kızımdan, ne... "
" Beyfendi, isterseniz duruşmaya kısa bir süreliğine ara verelim, renginiz çok kötü, bayılacak gibisiniz. "
" Hayır, efendim. Gerek yok buna. Kızımın katilinin cezalandırıldığını görmeden önce iyi olamam zaten. O yüzden tek istediğim bu duruşmanın bir an önce bitmesi ve suçlunun cezasını bulmasıdır. "
" Peki, o zaman, siz bilirsiniz. Sen devam edebilirsin. Tüm deliller ve doktor raporları kızın tecavüze uğradığını gösterirken; nasıl olup da aksini iddia edersin açıkla bize. "
" Efendim, ben o kıza tecavüz etmedim. Onunla birlikte oldum, ama bu kesinlikle tecavüz değildi. "
" Kızım baygındı aşağılık herif, küçücük, savunmasız... "
" Beyfendi, lütfen... Size gelince Bay Limquost, yasalarımıza göre, isteğinin dışında, bir kadınla birlikte olmak tecavüzdür, yasaktır ve cezası hapistir. "
" Kızın istemediğini nereden biliyorsunuz peki? "
" Bakın Bay Limquost, sabrımın sınırlarını zorluyorsunuz ve bu hiç de yararınıza değil. Ayrıca mahkemeyi gereksiz yere oyalamak ve zamanımızı harcamak da ayrı bir suçtur. Şimdi baygın bir kızla bilgisi dahilinde olmadan birlikte olmanın nasıl suç olmadığını açıklasanız ve savunmanızı bitirseniz iyi olur. "
" Kızın bakire olarak ölmesine izin mi vermeliydim yani? "
" Ne diyor bu adam, Hâkim Bey lütfen... Lanet olasıca herif! "
" Daha on beş yaşındaki bu kızın öleceğini de nereden çıkardınız? "
" Çünkü benle beraber olduktan sonra o da frengiye yakalandı. "
" Aman Tanrım, siz gerçekten de bir akıl hastasısınız bayım! "
" Küçük bir kızın frengiden ölmesini istemezdiniz değil mi? Hahhhaahha!!! "
" Herkes ayağa kalksın, kararımı açıklıyorum. Şu anda sanık sandalyesinde oturmakta olan Bay Limquost, küçük bir kıza tecavüz etmek, hastalık bulaştırmak ve cinayet suçlarından idama mahkûm edilmiş bulunmaktadır. İdamı bir saat sonra, yani bu öğle vakti gerçekleştirilecektir. Duruşma sona ermiştir. "
" Hahhahhha!!! Bayım, ben de frengiden ölmek istemezdim zaten... "
Gönderen fortunato zaman: 1/23/2011 10:32:00 ÖS 6 yorum
Mona Rosa
11 Ocak 2011 Salı
Şair Sezai Karakoç'un hakkında en çok konuşulan ve her yeni yorumla bambaşka bir boyut kazanan kurmaca bir hikayeye sahip şiiri Mona Rosa, hiç şüphesiz ki her ne amaçla yazılmış olursa olsun en etkileyici ve dokunaklı şiirlerden biridir. Ayrıca ben ne hikmetse ilk duyduğum andan beri bu şiire bir türlü alışamadım. Bu demek ki, her okuduğumda, daha önce farkında olmadan büyük bir kısmını ezberlemiş ve şimdilerde unutmuş olduğum halde, sanki daha önce hiç duymamış gibi aynı beğeniyle ve tazelikle okuyorum. Aynen öyle, aklıma geldikçe açıp okuyorum. Öyle her şiiri kolay kolay sevmem ve hatta Sezai Karakoç'un diğer şiirlerinde aynı doyuruculuğu bulamadığımı da itiraf edebilirim fakat gel gör ki Mona Rosa bambaşka...
Aslında Sezai Karakoç ile şiirin iskeletini oluşturan Muazzez Akkaya sahiden de Mülkiye'den tanışıyorlar, aynı sınıftalar ve herhalde şairin hislerinin yalanlanacak bir yanı yok. Ha, sahiden de şiir tam anlamıyla Muazzez'in üzerine kurulu, zira sırayla kıtaların ilk harflerini yan yana dizdiğimizde tahmin edin ne ile karşılaşıyoruz?!
Velhasıl, her yerde anlatılan hikaye şöyle ki; vakti zamanında oldukça çekingen(!) olan ve büyük aşkının itirafına rağmen reddedilen şairimiz aradan yıllar geçtikten ve Muazzez evlendikten sonra, okuldan mezuniyet törenleri esnasında kürsüye bir şiir okumak için davet edilir, bu davete hayır demeyen Karakoç halihazırda ezberinde olan Mona Rosa şiirini tüm dinleyenlerin büyülenmiş bakışları altında okur. Hatta hikaye burada bir abartı fırtınasına yakalanır ve kimi anlatıcı tarafından denir ki dinleyenlerin yoğun ısrarı üzerine şair şiiri üç defa tekrar okur. Ardından Muazzez koşarak kürsüye fırlar ve evvel zamanda reddettiği fakat bu derin şiirle şimdi gönlünü fethetmiş olan büyük şaire evet, der, evet kabul ediyorum. Ve Sezai Karakoç orada tokat gibi cevabıyla hayır der, artık ben kabul etmiyorum; ki bunun üzerine ertesi gün Muazzez'in intihar etmiş olduğu öğrenilir.
Muhtemelen bu hikaye okur kitlesinin geneline hitap eden ve peşinde pek çok yaşlı göz bırakabilecek türden trajik bir aşk hikayesi, fakat doğru değil... Bahsi geçen Muazzez Akkaya mezun olduktan sonra evlenmiş, üç çocuğu olmuş ve hiçbir zaman intihar etmemiştir. Bilmiyorum gerçekten bu mükemmel şiirden haberi oldu mu, olmadı mı; fakat haberi olmuş olsa da, olmasa da, Sezai Karakoç böylesine müthiş bir şiir yazdı ya, ben ona bakarım arkadaş!
Mona RosaMona Rosa, siyah güller, ak güller,Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.Kanadı kırık kuş merhamet ister;Ah, senin yüzünden kana batacak,Mona Rosa, siyah güller, ak güller!Ulur aya karşı kirli çakallar,Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.Mona Rosa, bugün bende bir hal var,Yağmur iğri iğri düşer toprağa,Ulur aya karşı kirli çakallar.Açma pencereni, perdeleri çek:Mona Rosa, seni görmemeliyim.Bir bakışın ölmem için yetecek;Anla Mona Rosa, ben öteliyim...Açma pencereni, perdeleri çek.Zaman çabuk çabuk geçiyor Mona;Saat on ikidir, söndü lambalar.Uyu da turnalar gelsin rüyana,Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;Zaman çabuk çabuk geçiyor Mona.Zeytin ağacının karanlığıdırElindeki elma ile başlayan...Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,Zeytin ağacının karanlığıdır.Ellerin, ellerin ve parmaklarınBir nar çiçeğini eziyor gibi...Ellerinden belli olur bir kadın,Denizin dibinde geziyor gibi,Ellerin, ellerin ve parmakların.Zambaklar en ıssız yerlerde açarVe vardır her vahşi çiçekte gurur.Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr,Işıksız ruhumu sallar da durur,Zambaklar en ıssız yerlerde açar.Akşamları gelir incir kuşları,Konarlar bahçemin incirlerine;Kiminin rengi ak, kiminin sarı.Ah, beni vursalar bir kuş yerine!Akşamları gelir incir kuşları...Ki ben, Mona Rosa, bulurum seniİncir kuşlarının bakışlarında.Hayatla doldurur bu boş yelkeniO masum bakışlar...su kenarındaKi ben, Mona Rosa, bulurum seni.Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:Henüz dinlemedin benden türküler.Benim aşkım uymaz öyle her saza,En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.Artık inan bana muhacir kızı,Dinle ve kabul et itirafımı.Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızıAlev alev sardı her tarafımı,Artık inan bana muhacir kızı.Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.Bir gün gözlerimin ta içine bak:Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.Altın bilezikler, o korkulu ten,Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;Altın bilezikler o korkulu ten!
Mona Rosa, siyah güller, ak güller,Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.Kanadı kırık kuş merhamet ister;Ah, senin yüzünden kana batacak,Mona Rosa, siyah güller, ak güller!
Sezai Karakoç
Gönderen fortunato zaman: 1/11/2011 02:15:00 ÖÖ 0 yorum
C'est le bien qui fait mal..
31 Aralık 2010 Cuma
Gönderen fortunato zaman: 12/31/2010 05:09:00 ÖS 0 yorum
An
28 Aralık 2010 Salı
Gönderen fortunato zaman: 12/28/2010 06:47:00 ÖS 0 yorum
Her ne kadar umursamaz görünsem de..
19 Aralık 2010 Pazar
Yıllar evvel, okumaya ayırdığım vaktin diğer tüm eylemlerime harcadığımdan açık ara fazla olduğu zamanlarda, daha mutluydum. Henüz on sekiz yaşımda bile değildim. Elbette o sıralarda da yaşama uğraşından az çok haberdardım sevgili okur, ancak henüz on sekiz yaşımda bile değildim işte ve birşeyler yapabilmek için henüz erkendi. Ben de okudum, ben de yazdım. Şimdi dönüp baktım ki raflarda pırıl pırıl duran fantastik kurgu serileri ve kafamdaki mutlu anılar dışında hiçbir şey kalmamış geriye, fakat düşündüğümde yıllar öncesini aylar öncesine nispeten mutlu hatırlıyor isem...
Bu konuyu açan aslında yıllar öncesinde yazdığım bir öyküdür. Öykünün kendisi değilse de yazılma sürecidir. Şöyle kısaca izah edeyim:
O zamana kadar kendi içinde bir bütünlük sağlayabilmiş hiçbir yazım yoktu; bir kısmı yazılmış, kalan çoğu ise yalnızca düşünülmüş ve hatta düşünüldüğü kadar da yaşanmış cümle toplulukları hem zihnimde hem de defterlerimde birbirinden bağımsız fakat aslında yalnızca benim bilebileceğim ve büyüklüğünden benim dahi emin olamayacağım bir uzun öykünün 'an'ları olarak dağınık bir düzende yer alıyorlardı. Bu uzun öyküyü bırakın kağıt üzerinde tamamlamayı, zihnimde bile hiçbir zaman tamamlayamadım ve o yaşların vermiş olduğu rahatlıkla yalnızca kendime sakladım ve şu an hatırlamıyorum.. Kaldı ki hatırlıyor olsam bile etkileyiciliği yalnızca o zamana özgüydü, yaşandı ve bitti. İşte bu yazılmamış öyküden bağımsız olarak yazdığım ilk tamamlanmış öykü Garip Bir His'tir. Gelişini aylar öncesinden hissettiren o fikrin tamamlanması ve yazıya dökülmesi yalnızca birkaç saat aldı. Öyle harikulade bir şey hayal etme sevgili okur, şimdi dönüp okursam uzun süredir ciddi eleştiri yapmamış halimle bile birçok eksik bulurum ben de, ama buradaki esas düşünce aylarca bir taslak olarak kafamda gelişen bir metnin sahiden vakti geldiğinde kendini yazdırmasıdır. Ben o öyküyü ne bir önceki ne de bir sonraki gece yazabilirdim. Ben o yüzden o öyküyü yalnızca o gece yazabildim.
Aylarca beklenen bu anın hissi pek anlatılacak gibi değil aslında, o yüzden hiç benzetmeye uğraşmayacağım fakat sen sevgili okur, şimdiye kadar en dolu dolu yaşadığın hazzı düşün ve sonra unut. En iyi ihtimalle buna benzer sayılabilir.
İşte geçtiğimiz hafta içi bir gün, havanın erken çöken karanlığıyla yağmurun sakinliğine sarılmış bir akşamüstü, ağır adımlarla yürür ve zihnimde yaklaşık sekiz saatlik bir ders yoğunluğunu taşırken bir anda sokak lambasının ışığıyla parlayan yağmur damlalarına baktım ve o birkaç saniye içerisinde az önce anlattığım evvel zamanı baştan sona anımsayıverdim. Bu defa bir öykü değil, bir romandan bahsediyorum. Zamanı gelene kadar bu konuyu tekrar açmayacağım fakat o zamanın şartlarını tekrar sağlamak adına bir defa olsun bahsetmem gerekiyordu.
Bonsoir..
Gönderen fortunato zaman: 12/19/2010 08:03:00 ÖS 0 yorum
Şöyle ki..
16 Kasım 2010 Salı
Şu an hakkında yazdığım eski arkadaşımın bu yazıyı okuyacağını düşünmüyor olsam da hazır vakti gelmişken bahsetmeden edemeyeceğim. Hatta muhtemelen bu yazı ile genel blog konseptine de iyice uyum sağlıyor oluyorum ki buna pek de sevindiğimi söyleyemeyeceğim. Ama üzüldüğümü de söyleyemeyeceğime göre bi sorun yok demektir.
Her neyse, birine 'eski arkadaşım' demek oldukça buruk olabiliyor, bazen. Ve benim pek eski arkadaşım yoktur sevgili okur, arkadaşlarım ve yakın arkadaşlarım vardır genel olarak ama eskisi yoktur pek.Çünkü genelde insanlarla aramı iyi tutmaya gayret ederim, onları çok sevdiğimden yada onlara ihtiyacım olduğundan falan değil; tatsız anılarım olsun istemediğimden büyük ölçüde... Halihazırda pek çok sıradan yaşanmışlığı ve yaşanmamış bir sürü anıyı tekrar tekrar zihnimde yaşadığımdan ve içlerinde en çok iz bırakanlar nispeten hoş olmayanlar olduğundan, daha fazlasına ve hatta gerçeğine ihtiyacım yok.
Ve tüm bu açıklamanın üzerine, benim sevgili 'eski arkadaşım'dan zihnen uzaklaşmam da pek kolay olmadı, dememi bekliyorsunuz. Ki eğer beni az çok tanıyorsanız sahiden bunu dememi beklersiniz ve haklısınız da, ben de beklerdim. Her ne kadar önyargılı, karamsar ve kolay beğenmeyen biri olsam yada öyle gözüksem de, beni tanıyorsanız bunların yanında çok kolay değer veren ve önemseyen biri olduğumu da bilirsiniz. Ama hayır sevgili okur, bu defa açık açık diyebilirim ki O'na sadece o kısa süre içinde bana yaşattığı sıkıntı için kızgınım ve bundan böyle kendisiyle ne eskisi gibi konuşmak ne de görüşmek istiyorum.
Bak bu kadar da kolay oldu işte, sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama ben pek de değişmedim aslında. E o zaman nasıl bu kadar kolay oldu? Çünkü ne kadar yakın olursa olsun, ister arkdaşlık ister başka bir ilişkide saygıdan öte bir şey yokmuş. Birine değer vermemeye başladığında gizlice ona saygı da duymamaya başlıyormuşsun. Birini yitirdiğinde, diğerini de eksiltiyormuşsun. Sonra da bu kadar kolay oluyormuş. Yada sadece bu durum için işler böyle gelişti.
Sevgili eski arkadaşım, seni bir zamanlar sahiden pek seviyordum ama şu an senle ilgili pek çok şeyi önemsemiyorum. Benimle konuştuğunda sana cevap vermeyecek kadar çocuk değilim, ama bunu pek de isteyerek yapmayacağımı itiraf edebilirim. Yaşadıklarımızı unutacak da, onları değersiz görecek de değilim, ama artık anlamı yok. Hakkında daha fazla yazmayı da düşünmüyorum.
Gönderen fortunato zaman: 11/16/2010 12:29:00 ÖS 5 yorum
Moment when fear and dreams must collide...
24 Ekim 2010 Pazar
Bunun yakın zamanda olacağı belliydi çünkü ders çalışıyor olduğum zamanların çoğunda kendimi blog yazıları okurken buluyorum. Hatta bunun öykü, şiir vs değil de gayet deneme tadında bir blog yazısı olacağı da belliydi çünkü son zamanlarda gelişigüzel yazdığım birkaç paragraf dışında edebi alanda hiçbir üretkenliğim olmadı diyebilirim. Öyleyse neden yazıyorsun be adam, diyebilirsiniz, neden ders çalışacağına böyle vakit geçiriyor yada oturup adamakıllı bir öykü tasarlayıp onu yayınlamıyorsun? Cevap çok basit: saçma salak sorular sormayın. Şaka şaka, sebep: ben tembelin tekiyim ve kafam çok karışık, üstelik kendi kendime çok acımasız davranıyorum sevgili okur, hiçbir şeyi önemsediğim yok o yüzden.
İyi yada kötü günler geçip giderken, ben kafamda türlü saçmalıkla okula gidip sonra eve dönerken, evde olduğum tüm vakti odamda geçirirken, uyanık olduğum anların çoğunda engel olamadığım yoğunlukta faydasız düşüncelere takılıp durmaktayım. Faydasız olması bir yana, bunları istemsiz olarak taşıdığım süre boyunca bana engel olmaktan başka yaptıkları tek şey yine bana engel olmak ve o derece engel oluyorlar ki ben uyandığımda yataktan çıkmak istemeyerek uyumaya devam ediyorum sevgili okur, işte yıllar önce hazırlığı bitirdiğim yaz olduğu gibi aylarımı uyuyarak geçirmekten korkmaya başladım. Çok şükür kendileri ben uyurken dinleniyor olduklarından en azından uyurken rahat ediyorum, halihazırda uzun süre odaklanarak bir eylemde bulunamadığım için odaklanamadığım her an onlar tarafından ele geçirilebilecekmiş hissiyle de savaşmak zorundayım. Yarısı mantıklı olsa içim yanmayacak.
Ayrıca şu 'vasıfsız' mevzusu var. Şöyle ki, geçtiğimiz günlerden birinde okula giderken depo bozması bir iş yerinin önünden geçiyorduk otobüsle ve ben girişte asılı olan yazıyı gördüm hemen: "vasıfsız eleman alınacaktır" Gayet açık bir şekilde herhangi bir şart aranmaksızın eleman alacaklar, gayet olağan tabi. Biraz küçük düşürücü bir tabir gibi görünse de, o da sıfat olarak sıkıntı yaratacak bir kullanım yalnızca. İşte o kelimeye takıldım ben, vasıfsız... Mükemmeliyetçi olduğumu kabul ederek hiçbir zaman hiçbir şeyi olması gerektiği kadar iyi yapamayacağım diyorum ya problem bunun başında zaten. Mükemmeliyetçiliği kabul ederek zaten en iyiye ulaşamam, her zaman en iyinin iyisi de olacak ve ben yine eksik kalacağım. Ha ama işte bu durum bile sadece ama sadece gerçekten iyi olduğum -ve şahsen bunlar neler pek bilmiyorum- konularda geçerli.
Gerçi 'vasıfsız' mevzusu öncelikli olarak canımı sıkan problemlerden biri değil, üstelik vasıfsızlık kafama taktığım bir mesele değil zira o sadece durumu isimlendirmeye yarayan bir kelime, 'yetersiz' mevzusu olsa daha doğru fakat daha az vurucu olurdu. İşbu 'vasıfsız' mevzusu şu an için motivasyonumu düşürdüğü için gündemde. Dün öğrendiğim konuyu bugün hatırlayamıyorsam bugün başka bir konuyu öğrenmek için çalışmam ne kadar etkili olur diyorum pek çok öğrenci gibi, ama pek çok öğrenciden farklı olarak benim öğrenmem gereken yaklaşık yüz konu falan var. Oranlarsak sahiden 'büyük' bir motivasyon gerek.

Son olarak bu sabah uyanmadan evvel gördüğüm rüyayı uzun zamandır rüya görmediğimden mi yoksa aksiyon potansiyelinin bu kadar yüksek olmasının kontraksiyonunu böylesi etkilediğinden mi sevdim bilemiyorum ama, gerçekten kesintisiz bir filmin kahramanı olarak bir rüyayı yaşamak oldukça rahatlatıcıydı. En azından son zamanlarda yaptığım aktiviteler arasında -ki pek fazla sayılmazlar- en keyiflisi bu olsa gerek. Bir kahramanın antik bir aksiyondaki rolünü ahlaki bir karar verişle tamamlaması şeklinde özetlenebilir ve elbette açıklayıcı olmadım çünkü bu bir rüya ve kabul etsem de etmesem de yalnızca beni böyle etkileyecek. Önemli olan, görülmeye değer olmasıydı.
Bonne nuit.
Gönderen fortunato zaman: 10/24/2010 01:52:00 ÖÖ 0 yorum
Ne dediniz?
11 Ekim 2010 Pazartesi
Anlamıyorsun, derdi. Bütün bu yazdıklarım uydurma. Aklımdan geçenleri yazmaya cesaret edemiyorum. Alışılmış kalıplar içinde bocalıyorum. Kalıbım yok benim: biçimsiz bir şeyim ben. Eriyip dağılıyorum yazarken. Olmuyor. Bana uzak gelen yaşantıları düzmece bir biçimde anlatmaya çabalıyorum.
Tutunamayanlar'dan
Gönderen fortunato zaman: 10/11/2010 12:55:00 ÖÖ 2 yorum
Kıyam
23 Eylül 2010 Perşembe
Gönderen fortunato zaman: 9/23/2010 12:52:00 ÖÖ 0 yorum
Diyorum ki..
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Şimdi sana diyorum ki, yavaşça kalk karşımdan, birkaç saniye bak yüzüme ayaktayken, sonra beni orada saatlerce arkandan bakacak halde bırak ve dön arkanı, git!
Hava kararsın sonra, masanın üzerinde sürekli değiştirilen bir bardak; sağ elim şakağımda, sol elim bardağı tutuyor. Renkler matlaşsın sonra, karanlıkla koyulaşan gölgeler inandıracak beni biliyorum, gittikçe buruklaşan bir şarkıdan başka hiçbir şey değil artık gece. Gelip geçenler, etraftaki masalarda oturan, konuşanlar, gidip gelen garsonlar bu sahnenin arka planında kalıyor artık; kimse konuşmuyor, rüzgarın kural tanımaz esintisi ve bardağı tutan sol elim hariç hiçbir şey kımıldamıyor. En son, gözlerimi yoldan ayırmadan kalkıyorum yerimden yavaşça ben de; sağ elim cebimde artık, solu bilmiyorum. Her şey hareketleniyor benimle birlikte, o koyu lacivertler, kırmızılar, turuncu ışıklar umutlanıyor birden ve tüm renkler kafamın içinde sesini yükseltmeye başlayan bir melodiyle sarıyor dört bir yanımı. Adımlarımı hızlandırıyorum, hızlandıkça bozulan dengemi denizden gelen o ferah esinti topluyor.
Şimdi şehre diyorum ki, usulca ayrılıyorum senden, birkaç saniyeliğine durup o kokunu içime çekiyorum ve sonra seni sahip olduğum herşeyle birlikte beni bekleyeceğin halde bırakıp uzunca bir süre dönmeyecekmişçesine gidiyorum,hoşça kal!
Gönderen fortunato zaman: 7/24/2010 12:38:00 ÖÖ 1 yorum
Hani...
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Kendime yazıyorum. Bundan böyle en az bir buçuk ay yazma derdine düşmeyeceğimi bile bile yazıyorum. Bu, karar aldım yazmayacağım olayı değil. Esasen bu, afedersiniz, hiçbir bok olayı değil. Kendimi hale yola sokma uğraşının en ucuz basamağı, sanki bunu atarsam gerisi olduğundan zor gelmeyecekmiş adımı. İstersem her gün erken yatabilecek, erken kalkabilecek ve dersleri düzenli takip edebilecekmişim gibi. Her program aksamaya mahkumdur diyen benken...
Ve bunların hiçbir önemi de yok esasen. Ve kimi zaman hiçbir şeyin hiçbir önemi kalmadığından mıdır nedir, bir anda devleşiyor sorumluluklar. Öyle uyuma-uyanma sorumluluğu, dersti devamsızlıktı değil. İlk sorumluluğun ne bilmiyor musun? Biliyorsun. Daha diğer tüm sorumluluklarla giyinmeden evvel seni ayakta tutan oydu.
Evet, kaçarsın ya..
Kaçarken düşürdüklerin için durup da oyalanmadan, çünkü asla toplayamazsın hepsini. Gitmen gereken yere gitmeden, gösteremezsin ne de olsa dolu yada boş olan kucağını. Boş ver gitsin. Boş ver. En güzeli.
Boş ver. Üçe kadar say. Ve kaç.
Bir... İki... Üç.
Gönderen fortunato zaman: 5/08/2010 01:26:00 ÖÖ 1 yorum
Yani her zaman öykü yazamayabiliriz, öyle değil mi.
19 Nisan 2010 Pazartesi
Bu öğlen edebiyat sınavımız vardı ve adamcağız elimize bi sürü anı kitabının adı yazan bir liste vermişti seçin iki tanesini diye. Kaç gündür aklımdaydı bu, kitaplara baktım baktım, ikisi dışında hiç çekici gelmedi diğer kitaplar. O ikisi de benim için vakti gelmemiş kitaplardı. Düşündüm de, ben okumak için yanıp tutuşarak aldığım ve hemen yanıbaşımda duran binlerce kitabı okumamışken henüz, nicedir oturup adamakıllı kitap okuma fırsatı da bulmuşken, neden başka listelere bağlı kalayım? Aynen öyle sevgili okur, adamın listesinden okumadım ama sınavda iki anı kitabından bahsettim uzun uzun. Biri Pavese'in Yaşama Uğraşı, diğeri ise Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk'u. Sınav kağıdın altına da yüzlerce satırlık bir not yazdım. Pavese'den bahsedip de Tezer'den bahsetmeden edemezdim, şimdiye kadar onun hakkında pek çok başarısız yazı girişimlerim olduysa da hiç yazmamıştım, ilk defa yazıyorum ve onun hakkındaki bu yazımı da oldukça başarısız buluyorum vs. diye. Ama gerçekten, benim için hakkında yazılması en güç kişi sanırım. Bilmiyorum.
Ha bir de...
Ne zamandır ertelediğim bir mesele var, aklıma her geldiğinde kendimi inanılmaz sorumsuz hissedip her unuttuğumda rahatlıyorum. Yapmak istemediğimden değil, sadece olması gerektiği şekilde yapamayacağımdan korkuyorum. Zaman dert değil ama ölmeden sözümü tutsam iyi olacak..
"Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması.."
Güzel havalar insanı yoruyor biraz, Orhan Veli de bundan yakınıyordu sanırım.
Gönderen fortunato zaman: 4/19/2010 06:41:00 ÖS 1 yorum
Yazmak boşalmaksa, der şair...
25 Şubat 2010 Perşembe
...
ben daha önceden iki ölüm yaşadım
biri kendini bırakıp gitmekti uzaklara
diğeri kendini de taşımaktı yanında
o zaman öğrendim bildiğim ne varsa
çılgınca yaşarken kendi odamda
hayatın en çok ölüm kısmını sevdim
çünkü var olmaktı o kendi başına.
Altay Öktem
Gönderen fortunato zaman: 2/25/2010 09:37:00 ÖS 0 yorum
Çamlık
12 Ocak 2010 Salı
Demir parmaklıklı kapıdan geçerken polarımın şapkasını kafama geçiriyorum. Hava soğuk, montumun fermuarını göğsüme kadar çekip ellerimi ceplerime sokarak ağır adımlarla sarı-yeşil binaya doğru yürüyorum. Benim onu her gün görmek istemediğim zamanlarda dahi beni içtenlikle karşılamış olduğunu hatırlıyorum, yine öyle karşılıyor ve ben o zamanların pişmanlığını duyuyorum.
Binanın ön kapısı açık. İçeride oyalanmadan arka kapıdan çıktıktan sonra önümde uzanan merdivenlerden iniyorum, bundan birkaç yıl evvel bir haziran günü, yüzlerce tanıdık yüzün doldurduğu bu tören alanına nasıl indiysem şimdi de öyle iniyorum. Tek fark, şu anda çevremde o kalabalığın olmayışı. O gün gülen yüzlerin sırayla konuşma yaptığı kürsü şu an boş ve ben önünden geçerken o yüzler hala ordaymışçasına dönüp bakıyorum. Biraz ileride, hemen sol yanımdaki stüdyonun kapalı kapısının ardında kimlerin olabileceğini düşünüyorum sonra... Aklımda bir sürü yüz daha gülümsüyor, yürümeye devam ediyorum. Ve birkaç adım geçmiyor ki karşımda çamlığı buluyorum. Çocuklar gibi seviniyorum.
Çamlığın denize bakan tarafında, aynı hizada sıralanmış birbirinden uzak üç yalnız bank var. Sağdakini seçip oturuyorum. Denizi sağıma alıp yüzümü çamlığa dönerek ayaklarımı banka boylu boyunca uzattığımda kar taneleri usulca uçuşmaya başlıyor havada. Ellerimi ceplerimin derinlerine sokuyorum. Tanıdık anılar ceplerimin derinliklerinden çıkarak birer birer kar tanelerine sarılıp onlarla uçuşuyor.
Birkaç genç koşar adımlarla çamlıkla stüdyo arasına geliyor, duruyor. Üstlerinde yalnızca gömlek ve polar olduğunu görüyorum, üşüyorlar. İçlerinden biri bana oldukça benziyor. “Bu havada, deli mi..?” diye başlayan sorusunu duyar gibi oluyorum, sonunu biliyorum. Gülüyorlar. Çamlığa bir göz atıp arkadaşlarına yukarıyı işaret ediyor ve merdivenleri çıkarak kantinin sıcağına sığınıyorlar.
O gördüğümün gerçekten ben olup olmadığımdan şüphelenirken fark ediveriyorum: Geçmişte ve dahi gelecekte olmuş ya da olacak olan ben, şimdiki ben değil de nedir? Ve ardından, geçip giden zamanla birlikte her şeyin üzeri ince bir kar örtüsüyle kaplandığında, yaşanmamış anıları anımsayarak üzülüyorum. Onlar da en az tanıdık anılarım kadar benden birer parça değil midir? Hatta kimi zaman, ben onlardan ibaret değil miyim?
Kimi zaman…
Epeyce sonra, bana benzeyen genç geri dönüyor kantine çıktığı merdivenlerden, elinde dumanları tüten bir bardak ve yanında sarışın bir çocukla. Yoruluyorum aniden o bankta, onları merdivenlerden ağır ağır aşağı inerken gördüğümde. Oturduğum yerde aşağı doğru hafifçe kayıyorum, belki biraz uzanmak istiyorum. Bir yandan o iki genci izliyorum hala. Sarışın olan diğerinin koluna girmiş, konuştukları buradan duyulmuyor. Fazlasıyla yavaş yürümelerinin sebebi ne konuşmaya dalmış olmalarından, ne de soğuktan; onlar her zaman böyle yavaş yürürler birlikteyken. Omuzları ve saçları kar taneleriyle kaplanmış ve şimdi ikisinin saçları da beyazlamış görünüyor.
Hazırlık binasının arkasındaki yoldan yukarı çıkıyorlar, artık çamlığa sırtları dönük. Salt yorgunluktan kapıyorum gözlerimi, gözkapaklarıma ara sıra kar taneleri düşüyor, neden sonra solgun bir ışığın parıltısını duyuyorum. Kar taneleri havada güçsüz güneş ışığı ile parlayarak uçuşuyor artık. Ne kadar zayıf olsa da o yalancı sıcaklığı hissediyorum, belki sırf hissetmek isteğimdendir, bilinmez…
Baharda polenlerle, şimdi ise karla kaplı olan yoldan, aynı yavaş adımlarla geliyorlar. Merdivenlerin yukarısında bir kız görünüyor, aşağıya doğru sesleniyor:
—Yoklama alınmış Anıl, ama yok yazılmadık.
—Tamam, diyor sarışın olan, kız el sallayıp gidiyor.
—İyi bari, diyor, yok yazılmadık. Sizin ders neydi ki?
—Bilmem, diyor bana benzeyen genç.
—E yoklama?
—Alındı o, sizin ders boş olmasaydı gider uyurdum.
—Uyuma lan, sabahtan beri uyuyorsun zaten.
—Kitap da okudum, öyle deme.
—Senden önce bitirdim yine, çıkışta kitap alalım mı?
—Olur, oduncuya da gidelim sonra…
Gülüyorlar, uzaklaştıkça seslerini duyamaz oluyorum. Oduncunun anısından etrafa büyüleyici sandal ağacı tütsüsü kokuları yayılıyor, güneş kayboluyor usulca, ben de kalkıyorum. Anılarımı beceriksizce tekrar ceplerime dolduruyorum. Artık yaşanmışlarla yaşanmamışları ayıramıyorum. Derin bir iç çekip omuzlarımı silktikten sonra, o iki gencin geldiği polenli yoldan yürüyorum, benim de artık çamlığa sırtım dönük. Hemen sol yanımdaki stüdyonun kapalı kapısının ardında kimlerin olabileceğini düşünüyorum tekrar, dönüp çamlığa bakıyorum ardından, bir kez daha iç çekip uzaklaşmaya devam ediyorum oradan. Karla kaplanmış birkaç basamakta yalnızca iki ayak izi var ve şimdi üç oluyor.
Binanın içinden geçmektense yanından dolaşarak çıkıyorum ön bahçeye. Polarımın şapkasını kafamdan çıkarmak ve montumun fermuarını biraz açmak için ellerimi çıkarıyorum ceplerimden, o sırada belli belirsiz duyulan bir sesle bir şey düşüyor sanıyorum yere, belki de yalnızca ayaklarımın altında ezilen karın sesidir. Demir kapıyı görüyorum karşımda artık, iki genç çıkıyor o kapıdan. Biri sarışın, sırtında yeşil çantası var; öteki sanki bana benziyor, saçlarında karlar…
Demir parmaklıklı kapıdan geçerken polarımın şapkasını kafama geçiriyorum. Hava soğuk, montumun fermuarını göğsüme kadar çekip ellerimi ceplerime sokarak ağır adımlarla sarı-yeşil binaya doğru yürüyorum.
…
..
.
Gönderen fortunato zaman: 1/12/2010 01:17:00 ÖÖ 2 yorum
Mızıka
4 Ocak 2010 Pazartesi
...
Bu kente her gece yağmur yağıyor
Ve ben her gece yeniden ölüyorum
Bu tren oraya gidecek gizlemeyin
Ne derseniz deyin ben biniyorum.
Ataol Behramoğlu
Gönderen fortunato zaman: 1/04/2010 11:43:00 ÖS 0 yorum
Hile
30 Aralık 2009 Çarşamba
Farkında olarak delirmek gibiydi. Aramız gittikçe kötüleşiyordu ve ben de bunu memnuniyetle izliyordum. Yine de ikimiz de bunu Aslı’ya belli etmiyorduk. Bir oyundu Metin’le oynadığımız, herkes birbirinin önüne geçmeden rol yapmaya devam ediyor, hakemin kimi seçeceğini bekliyordu.
Hatırladığım ilk anılardan itibaren benimleydi Metin. Oynadığımız oyunlar hep masumcaydı. Şimdiyse hayatlarımızla oynadığımızı bilemedik. Bilemedim.
O boğuk restorandaki rahat masalardan birinde oturuyorduk. Aslı yanımda, Metin de onun karşısında, sadece oturuyorduk. O an tüm restoranda bizden başkası yoktu, algılayamıyorduk. Gerginlik yayıldıkça daha da boğuluyorduk. Aslı yanımda oturuyordu, dayanamıyordum.
O, beni seviyordu, yalnızca birkaç yıldır tanıdığım bu kızı en az Metin’i okuyabildiğim kadar okuyabiliyordum. Beni seviyordu, gözlerinde görüyordum. Ve haklı olarak çekiniyordu, çünkü o da Metin’in gözlerinde aynı şeyleri okuyabiliyordu. Aramızdaki bu garip ilişki sizi yanıltmasın, herkes birbirini öyle önemsiyordu ki mutlu olmak için hiçbir çaba sarf etmiyordu. Benim mutluluğum, Metin’i mutsuz edecekti; aynı şekilde onun mutluluğu da beni. Buna da katlanabilirdik belki ama…
Ama ben oyunun kuralına uyarak beklemeye devam edemedim. O gün o boğucu restoranda Metin’i bir defa öldürdüm. Aslı’nın elini tutum ve O’nu öptüm. Beni seviyordu, demiştim. Doğruydu. Böylelikle ben kazandım, ama hile yapmış olmanın verdiği utançla birlikte…
Metin ise tahmin edileceği gibi yıkılmıştı ve kendini restoranın dışına nasıl atacağını bilemedi. Peşinden koştum, ne amaçla olduğunu bilmiyorum, ama peşinden koştum… Sadece koşuyordu ve benim zayıf ciğerlerimin onu daha fazla kovalamaya gücü yoktu. Yine de çılgınlar gibi koşmaya devam ettik, ter içinde ve nefes nefeseydik. Neyse ki Metin yavaşlamaya başlıyordu, ağlamak ve koşmak başlı başına iki ayrı yorucu işken, insan vücudunun ikisini birlikte kaldırması pek de kolay sayılmaz elbette.
Aniden durdu ve sokağın yanındaki alçak demir parmaklıklara yaslandı, dizlerinin üzerine çökmüş, apartmanın bahçesine doğru eğilmiş, parmaklıkları destek olarak kullanmıştı. Ne yaptığına anlam verememiştim ilk başta, ama kusuyordu, evet. Çoğu insan sarsıcı bir olayın ardından vücudunun bu tepkisini garip karşılar, ama düşününce vücudun kendi kendini temizleme çabası oldukça normaldir. Metin’in vücudu da bu çaba içerisindeydi, ne yazık ki kusmak sadece biraz daha kendini kaybetmesine sebep olmuştu.
O kendini kaybetmişlikle yanı başında durmuş nefes nefese kendisini izleyen beni fark etti ve olanca gücüyle üzerime atladı. Beklemediğim bir şekilde yer yuvarlandım ve Metin’in art arda gelen yumruklarından korunmak için dahi hiçbir çaba harcamadım. Haklıydı, bana vurmak, beni öldürmek hakkıydı; ama Aslı’yı kazandıktan sonra buna izin veremezdim.
Bu düşünceyle Metin’in savruk yumruklarından kendimi kurtardım ve onu üzerimden atmayı başardım. Öylesine bitkindi ki düştüğü yerden kaldırmadı kafasını, sarsıla sarsıla ağlamaya devam ediyordu. Beklemezdiniz, böyle bir manzarayı görmeyi tahmin edemezdiniz. Koskoca adam, çaresizce ağlıyor, kendini tüketiyor, parçalanıyor, bitiyordu. Ama Metin böyle bir adamdı işte, belki de bu yüzdendir kalkıp ona vurmaya başladım. Daha fazla kendini tüketmemesi için, yanlış anlamayın. Yoksa yediğim dayağın intikamını falan düşündüğümden değil, düşünemezdim, hak etmiş ve buna rağmen engel olmuştum.
Şimdiyse kendine gelebilsin diye ona vururken dahi tüm bunları hissetmediğini fark ediyorum. Neden mi? Çünkü Metin’in zayıf bir kalbi vardı ve bunca çabaya yenik düşüyordu. Ağlaması çılgınca bir nefes alma çabasına dönüştüğünde Aslı arabayı yanımızda durdurdu ve hemen arabadan inerek bize doğru yaklaştı. O sırada benim kanlar içerisindeki yüzüme bakarken gözlerinde gördüğüm ifadeyi ömrüm boyunca unutamam, o birkaç saniyelik bakışın ardından Metin’e çevrilen gözleriyle kendime gelmem arasında sanki asırlar vardı.
Hastaneye gittiğimizi söylemese de biliyordum elbette, Metin kendinde olsa arka koltukta Aslı’nın kucağında yattığı bu anlar için de gözyaşı dökerdi muhtemelen ama kendinde değildi ve büyük olasılıkla hastaneye yetiştikten bir süre sonra ancak kendine gelecekti. Sonuçta ben bir doktordum, ama yediği dayakla bilinci kapanmaya başlayan bir doktorun arka koltukta yatan hastaya hiçbir faydası olmamasından öte, ölümcül zararları da olabiliyormuş.
Kötü bir kazaydı, nasıl olduğunu hala hatırlamıyorum fakat anlatılanlara göre o kamyonun altına yalnızca uyuyakalan biri girebilirmiş, fakat bu Metin’i geri getirmiyor. Evet, maalesef o kazada Metin hayatını kaybetti, ve Aslıyla ben de birer parçamızı kaybettik. Metin’i ve birbirimizi kaybettik.
Metin’i ve birbirimizi…
Gönderen fortunato zaman: 12/30/2009 12:29:00 ÖÖ 0 yorum




