Pahada ağır, yükte hafif...
29 Temmuz 2011 Cuma
Gönderen fortunato zaman: 7/29/2011 07:40:00 ÖS 1 yorum
Henüz değil..
13 Temmuz 2011 Çarşamba
Güzel bir yaz akşamıydı sanırım, ben serin ve hafif yağmurlu bir güz akşamı sanmıştım. Yanlış bir güne uyanmaktan çok zamanı yakalayamamış bir halim vardı. Aydınlık sokaklarda yürüdüm o akşam. Kalabalıklar ağır çekimde hareket ediyor gibiydi. Deniz kıyısına vardığımda gün batımını kaçırdığım için buruktum biraz, daha önce hiç görmemişim gibi. Aynı yerlerden defalarca geçtikçe fark ettim aynı şeyleri düşündüğümü. Daha çok, aynı şiiri arka arkaya okumak gibi.
Yürüdükçe kalabalıklar dağıldı sonra, kaç saat geçtiğini fark etmedim ancak kimseler kalmadı sokakta. Yorulduğumu düşündüğüm anlarda da durmadım üstelik. Ellerimi cebimden çıkarmadım bile. Sanki içimde inanılmaz bir huzur vardı, bazı düşüncelerime gülüyordum da sessizce. Yürüdükçe o huzur dağılmadı. Karanlıkla birlikte azalmadı. Kalabalıklar dağıldıkça o çoğaldı aksine.
Onunla birlikte aydınlık sokaklarda tek başıma bir kalabalık olduğumu sandım bir an, ve işte o zaman tekrar eden dizeler durdu kafamın içinde. İçimdeki o yersiz huzur beni sakinleştirmeye çalışsa da sokaklar tükendiğinde havanın aydınlanmamış olabileceği korkusuyla başbaşaydım. O anda yanılsama kalabalık dağıldı da tek başıma içimde koca bir karanlıkla kaldım. Denize çok uzak olmalıydım, kendime çok yakın.
Sadece bir yaz akşamıydı işte, güzden ırak, bahara yakın. Henüz yaşanmamış, yada çoktan yaşanmış. O akşam her akşam görülen bir düş belki, yada öncesi, sonrası. Belki arada bir, yada son defa...
Gönderen fortunato zaman: 7/13/2011 03:58:00 ÖÖ 0 yorum
Anlıyorsun değil mi?
5 Temmuz 2011 Salı
Aslında böyle zamanlarda, diyor anlatıcı, bilmelisiniz ki beni bunca etkileyen hikayenin akışıdır ve o akışa dahil tüm adımlar söylenmeyen herşeyi anlatılmışçasına yaşatır. Buraya dikkat et okuyucu, tüm bu olup bitenin gerçek olmadığı, ihtimallerin verdiği gerginlik ve üzüntünün gerçek olmadığı anlamına gelmez. Aksine, söylenmeyen her söz ve saklanan her gerçek bir gün gelip de ortaya çıktığı andan daha çok zarar verir.
"...ve her söylediğim, kimsenin açamayacağı bir vasiyettir"
Gönderen fortunato zaman: 7/05/2011 03:30:00 ÖÖ 2 yorum
İki Temmuz
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Gönderen fortunato zaman: 7/02/2011 02:23:00 ÖÖ 0 yorum
Nothing as it seems..
26 Haziran 2011 Pazar
Sabahın erken saatleriydi. Uykusuz geçen bir gecenin, yorgun geçecek bir günün sabahıydı. Bazı sabahlar zaman zor geçer ya, işte onlardan biriydi. Gün, bitmeyecek gibiydi. Hava güneşli, deniz berraktı. Her şey bir film sahnesiymiş gibi, ait olunan zaman dilimi ardarda dizilmiş binlerce kareden ibaretmiş gibi yada gerçekliğiyle uyuşturan bir anı olacakmış gibi uzak ve soğuktu. Başkalarının hayatı konuşuluyordu sanki. Deniz bu yüzden böylesine ferahlatıcı kokuyordu. Gözlerine mi bakıyordu? Bu defa bakıyor muydu?
"Bitti mi, dönüyor musun, bu kadar kolay mıydı?" diyordu, genç adam susuyordu. Gözlerine bakıyordu evet, hiç kaçırmıyordu o da. Sonra "Bir şey söylemeyecek misin?" dedi kız, o zaman kaçırdı gözlerini işte, denize baktı hareketsiz.
Uzunluğu tartışılır bir zaman önce benzer bir masada bırakmıştı onu, yine böyle bir sessizliğin ardından gözlerine bakmıştı da karşılık bulamamıştı. Çok kötü şeyler yaşadık, demişti masadan kalkmadan evvel, bu anıyla birlikte burada kalıp da yüzüne bakamam, o yüzden ben yokum artık, üzgünüm. Yine hatırlıyordu eksiksiz.
O zaman 'üzgünüm' ile birlikte gözlerine sabitlenen gözler aynı bakıyordu bu sabah da: Şaşkınlıkla karışık pişmanlık ve belki de biraz korku. Hazır değildi, beklemiyordu da. Beklememesi ne kadar da normal, demişti kendi kendine, ben böyle biri değilim. Çekip gidemezdim ben, diye mırıldandı, nasıl giderdim..
Ve gitmişti...
"Ne dedin?" dedi kız, "Başka yolu yoktu." diye cevapladı. "Gitmek zorundaydım, daha önce gitmeliydim hatta.. ama o kadar güçlü olamadım."
"Belki de sana en çok ihtiyaç duyduğum zamandı, ve ben yokum dedin. Aynen ve sadece bunu dedin, sonra çekip gittin."
"Daha önce gitseydim daha az zarar görmez miydik? Her şey daha yeni ve zaten fazlasıyla üzücüyken.... Ayrıca, bu şekilde bırakıp gitmem bencilce gözüküyor evet, ancak yalnızca beni vicdansızca yargıladığın zaman..."
Vicdansızca yargıladığı doğruydu. Bazen bırakıp gitmek kalmaktan da acımasız görünmesine rağmen daha az zarar verendir. Kız onun gibi kalkıp gidemedi o sabah, konuşmadan oturdular saatlerce. Söylenecek her şey söylenmiş ve hiçbir şey söylenmemişti. Bu tatsız sabah yaşanmak zorundaydı, o buz gibi ayrılık kadar bu sabah da gerekiyordu. Belki salt dengelenmesi gereken yaşantılar için gerekiyordu, ama gerekiyordu ve yaşandı.
Gitmek, bazen en beklenmedik zamanda gerekir.
Gönderen fortunato zaman: 6/26/2011 04:42:00 ÖÖ 0 yorum
Far away..
24 Haziran 2011 Cuma

Gönderen fortunato zaman: 6/24/2011 01:45:00 ÖÖ 0 yorum
Armalar
30 Mayıs 2011 Pazartesi
i
O sabah, orada, bir başıma
Var mıydım, yok muydum, anlamıyordum ki
Kalakalmış gibiydim aklımda.
viii
Tanrının düşüyüz, dedi, o yaşlı adam
Bizi unutunca ölüyüz
Basbayağı bir ölü
Bilmem ki bu sözleri ben
Hangi sözle buluşturdumdu o zaman.
x
Üç büyük gemi rıhtımda
Üçü de beyaz, bembeyaz
Yönünü bilmeyen kuşlar gibi ben
Anılarla donatacağım
Bu tanımadığım kenti, ayak basar basmaz.
Edip Cansever
Gönderen fortunato zaman: 5/30/2011 01:20:00 ÖS 0 yorum
Ve..
16 Mayıs 2011 Pazartesi
Onu öldürdük- sen ve ben.
Biz, hepimiz onun katilleriyiz.
Ama bunu nasıl yapabildik? Denizi nasıl içebildik?
Tüm ufukları emen süngeri bize kim verdi?
Dünyayı güneşten kopardığımızda ne yaptık?
Nereye gidiyor şimdi? Nereye gidiyoruz şimdi? Tüm güneşlerden uzak!
Sürekli batmıyor muyuz? Geriye, yanlara, öne, her yöne? Var mı yukarıda?
Veya aşağıda kalan? Sonsuz bir hiçlikle başıboş değil miyiz?..
Tanrı ölüdür.
Tanrı geride ölümü bıraktı.
...ve biz onu öldürdük.
Gönderen fortunato zaman: 5/16/2011 04:10:00 ÖS 0 yorum
Kızıl Ölümün Maskesi
5 Mayıs 2011 Perşembe
"Neler yapıyorum bilmek istiyordu. Uzunca bir süre oturdu ve vaktinin daha verimli geçmesini nasıl sağlayabilir diye düşündü. En sonunda bunu yaparken de vakit kaybettiğini fark edip düşünmeyi bıraktı. O gün bu gündür düşünme eylemini yalnız başına uygulamıyor." Tanımadığım biri bu manasız cümleleri kurarken ben soğuk havanın uykumu açmasını bekliyorum. Bir sürü tanımadığım insan içerisinde iki tanıdıkla duruyorum. On dakikamız var. Çoğu zaman on dakikadır. Uzatabilirsin, genellikle sorun olmaz. Ama ben gecikmek istemiyorum. Belki de sorun olmayacağı için. Sabahları erken kalkma olayını hiçbir zaman sözlü bir şekilde desteklemesem de değerli olduğunu itiraf ediyorum. Yalnız benim sahici uyanıklık olarak adlandırabileceğimiz o beyin dalgalarına geçişim biraz uzun sürüyor. Kabaca yani. Bu nedenle pek sık söyleyemiyorum erken kalkmanın belli bir şekilde hoşuma gittiğini. Bazen bunu dile getiremeyecek kadar uykulu olabiliyorum üstelik.
Aslında birkaç fincan kahve, bir paket çikolata ve bir gazete ile sabahın erken saatlerini keyifle geçirebilirim. Ancak bu on dakikalık moladan önceki elli dakikadan da oldukça keyif alıyorum ve sonraki elli dakikaya gecikmem istememem bundandır sanıyorum. Hala oldukça erken, rutinimde böyle sabahların günleri de uzun sürdüğünden çokça şey hatırlayabilirim. İlk elli dakika veba ile geçiyor, ve pek çok ilgili ayrıntıyle destekleniyor. Çoğunlukla böyle değildir. Şimdi ne kadar basit, o zamanlar insanlığı kırıp geçiren bir korku Veba... Kızıl Ölümün Maskesi?
O sırada tanımadığım başka biri Japonya'daki insanların 'inanılmaz' ayırt edici tipte olduğu halde ülkemizdeki insanların 'inanılmaz' karışık tipte olduğundan yakınıyor. Buna sunduğu gerekçeyi söylemeye dilim varmıyor. Hala o yorgun uyku halini üzerimden atmaya çabalıyorum, ancak bu uykunun kendisi kadar pasif ve tatlı bir çaba. Aklıma Japonya'daki deprem geliyor, insanların fenotipinden evvel bu geliyor. Depremle birlikte temiz su kaynaklarının tükendiğini anımsıyorum. Olabilecek yada olmakta olan salgınlar... On dakikanın dolduğunu hatırlatan arkadaşlarla beraber yerlerimize geçmek için tanımadığımız o güruhtan uzaklaşıyoruz. Birkaç dakika sonra konuşulan konu yeniden uykumu açmaya başlıyor. Dramatiktir, diyor, çok olmadı, 2010'da Haiti'de depremin ardından kolera pandemik olarak görüldü.
Gönderen fortunato zaman: 5/05/2011 05:48:00 ÖS 0 yorum
I climb the tree to see the world..
24 Nisan 2011 Pazar

*
" Yıllar sonraydı belki, hasır şapkalı bir adam çıkıp geldi sisin içinden. Meksika purosu içiyordu sürekli. Tırnak içleri toprak doluydu. Ateşin başına oturup sırtını boşluğa dayadı. Kurt seslerinin ortasında, konuşmadan saatlerce oturduk. Güldü sonra, dişleri çamurluydu ve ağzını açınca küçük çakul taşları düşüyordu yere, sisin içinde, yuvarlana yuvarlana kaybolup gidiyorlardı." (Karanlık Beyaz)
*
Sabaha karşı uyanıyorum, genelde sabahları uyuyorum ancak gece uyuduysam sabaha karşı mutlaka uyanıyorum. Bazı geceler sırf yatağa saklanmak için yattığım oluyor. Yatmaktan yorulduğum zamanların sonrasında rahat uyuyamıyorum. Uykuya dalmaya yakın kafamın içinde kendi kendine koşuşturan anlamsız sözcük öbeklerini fark edip yatakta geçirdiğim sürenin en rahatlatıcı kısmına geldiğimi anlıyorum. Bilinçaltının bilincin kendisiyle kavgaya tutuştuğu o zamanlarda şu an elbette hatırlayamayacağım fakat kimi zaman kaybolmakta olan bilincimin anlık ortaya çıkışıyla farkına vardığım bu geri dönüşleri yakaladığım için bile uykuyla uyanıklık arasındaki o anları seviyorum, her şeyin mümkün olduğu yegane anlar buınlar olsa gerek, rüyalar bile değil.
*
"Demek ki insanlar birbirlerine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız... Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!.. Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik... Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak durmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar. ..."
Gönderen fortunato zaman: 4/24/2011 03:03:00 ÖÖ 2 yorum
Nasıl anlatamıyorsun mesela?
11 Nisan 2011 Pazartesi
Şimdi sabah sekizde otobüs durağında isem otobüsü kaçırmışım demektir. O otobüs duraktan sekize altı kala kalkar, neden bilmiyorum. Normalde beş kala kalkması gerekir ama altı kala kalkıyor işte ki ben o otobüsü kaçırmışsam eğer, durakta kimsecikler yoksa ve otobüs durağın hemen önünde beklemiyorsa, yani anlamışsam o sıkıcı ve yorucu otobüsü kaçırdığımı, o an yağmur yağıyor olmalı. Bir sürü otobüsün karşısında dumanlı havada durmuş ve kaçırmış olduğum ve belki evden kaçırmış olacağımı bilerek çıktığım kendi otobüsümün yokluğunu fark etmişsem, o an yağmurun altında olmalıyım. Nedeni falan yok. Birçok şeyin nedeni yok. Gerçi yarın yedide uyanacağım da yok. Ne yedide uyanacağım yarın, ne de normalde sekize beş kala kalkması gerekirken altı kala kalkmış olacağını bildiğim otobüse bineceğim. Sanıyorum. Olabilir de, neden olmasın? Ama pek sanmıyorum. Gerek de yok. Buna rağmen yarın yağmur yağsın istiyorum uyandığımda ve evden çıkarken işte... Her neyse baya uzattım, kısacası... Kısacası, kısacası da yok. Olsa yazardım. Belki.
Gönderen fortunato zaman: 4/11/2011 03:35:00 ÖÖ 0 yorum
Senin gibi..
20 Mart 2011 Pazar
Gönderen fortunato zaman: 3/20/2011 03:35:00 ÖÖ 0 yorum
Hiç aklımda yokken..
12 Mart 2011 Cumartesi
Anla, diyor. Gösteriyor. Hava aydınlanıyor yavaş yavaş, yataktan kalktığımı görüyorum, yine evden çıkıyorum düşünmeden. Şansını kaybetmeden, diyor, çünkü her şey için doğru bir zaman var. Öyle olması gerekiyormuş gibi, evden çıkacağım doğru zaman o olacakmış gibi.. çıkıyorum. Ve işte o gün, dönüyorum. Yine doğru zamanda biletimi alıyormuşçasına gazeteyi görüyor, okuyor, karar veriyorum. Düşünmeden, ne olacağı bilmeden yola çıkıyorum.
Merdivenleri hızlıca inerken hissettiğim soğuk kadar gerçek, birkaç adım sonraki rüzgar kadar acımasız bir iç çekişle tanışıyorum. Hayatımdaki her şey parçalanmış, diyorum, bazı parçalar kaybolmuş yada hiç var olmamış. Hava karanlık, yerler eriyen karla ıslak, gece sonsuz, gece.. Hafızamdan bazı anları seçip bir süre yalnızca onlar etrafında, içinde, uzağında yaşıyorum. Çünkü sen, diyor, devam etmiyor.
Anlıyorum, diyemiyorum. Anlasam da bilemiyorum. Doğru zaman hiç olmayacaksa düşüncesinden ne kadar kaçsam da defalarca tekrarlamaktan vazgeçmiyor. Öyle belli belirsiz dokunuyor ki hissetmiyor olmaktan korkuyorum. Her şey için doğru zaman vardır, bunu ben diyorum. Elimde gazete ve kahveyle merdivenleri çıkarken eski birkaç an bana eşlik ediyor. Yol karanlık, gece ilk defa bu kadar ağır gelmişti. Ben seçtim, diyorum, ben karar verdim buna. Yalnızca pişmanlık. Ve gece.. Ve yol, yine yol, bitmiyor.
Gönderen fortunato zaman: 3/12/2011 01:33:00 ÖÖ 0 yorum
Sen bilirsin aslında aklımdan geçenleri..
7 Mart 2011 Pazartesi
Gönderen fortunato zaman: 3/07/2011 02:40:00 ÖÖ 0 yorum
Mesela..
26 Şubat 2011 Cumartesi
Vakitsizliğin ortasında durup mutsuzluklarımızla, sahip olamadıklarımızı hak etmeyişlerimizin cezasını çektiğimizi düşünürüz.
Utana sıkıla yazdığım birkaç satırın içinde büyüyor, küçülüyor her şey. Gündelik uğraşlara takılıp güçlü görünmeye çalıştıkça gülün bana. Yalanlarımı yalnız bana söylüyorum ya; nedeni, niçini yok hiçbir şeyin. Gözlerini kapadığında dönüyor mu dünya, duruyor musun yoksa? Haydi bitti de, ve bitsin. Hepsi kurmaca olacak bir gün. Ya yarın, dün?
Sonra Selim gibi, kimsenin yaşantısını beğenmedim, kendime uygun bir yaşantı da bulamadım diye yakıyorum da dumanlı bir havada ellerim soğuktan titrerken geç kalmanın rahatsız endişesini taşıyorum yine. Halbuki o tamamlanmamış huzuru huzursuzluğun en derininde bulmuştum. Belki de yalnızca duymuştum? O kırmızı koridorun soğukluğu gerçek değil miydi?
Gönderen fortunato zaman: 2/26/2011 01:07:00 ÖÖ 1 yorum
Gecenin tam ortasında..
15 Şubat 2011 Salı
Gönderen fortunato zaman: 2/15/2011 12:55:00 ÖÖ 0 yorum
O zamanlar..
29 Ocak 2011 Cumartesi
Söylenecek bir sürü şey vardı, ama kendi kendime o kadar çok tekrarladım ki artık birkaç basit düşünce haline geldiler, eskidiler, soldular ve ben onları yazmanın bir yararı olacağını düşünmüyorum artık.
*
Elimde bir silah vardı.
Size o gün parkta neler olduğunu tam olarak açıklayamam, ama elimde bir silah olduğunu ve o silahı nereye doğrultacağıma karar veremediğimi söyleyebilirim.
Neticede, yere saçılıp etrafta kırmızı gölcükler oluşturmamış olabilir, ama o gün çok kan döküldü.
*
Gönderen fortunato zaman: 1/29/2011 04:14:00 ÖS 1 yorum
Bir Mahkûm
23 Ocak 2011 Pazar
" Ne demeye çalışıyorsun sen? Yani bu küçük kıza iyilik olsun diye mi tecavüz ettin, onu iyi bir amaç uğruna mı öldürdün? İnsan öldürmenin neresinin iyi olduğunu düşünüyorsun? "
" Efendim, o kız zaten ölüme çok yakındı, ben onun hayatına son vermeseydim daha da kötü bir şekilde ölecekti. Tek amacım onun acısız bir şekilde bu dünyadan ayrılmasını sağlamaktı. "
" Ne demeye çalışıyorsun seni adi, aşağılık çocuk katili... Şerefsiz sübyancı!!! "
" Lütfen bayım, sinirlerinize hakim olmaya çalışın. Acınızı anlıyorum; nihayetinde ben de bir babayım. Adaletin yerini bulması için elimden geleni yapacağım, lütfen... "
" Efendim, devam edebilir miyim? "
" Evet, evet, devam et, lafı dolandırmaktan da vazgeç. "
" Dediğim gibi onu öldürmemin tek nedeni onun iyiliğini düşünmemdir. Tecavüz suçlamasına gelince ben kimseye tecavüz etmedim. "
" Yalancı! Ne istedin küçücük kızımdan, ne... "
" Beyfendi, isterseniz duruşmaya kısa bir süreliğine ara verelim, renginiz çok kötü, bayılacak gibisiniz. "
" Hayır, efendim. Gerek yok buna. Kızımın katilinin cezalandırıldığını görmeden önce iyi olamam zaten. O yüzden tek istediğim bu duruşmanın bir an önce bitmesi ve suçlunun cezasını bulmasıdır. "
" Peki, o zaman, siz bilirsiniz. Sen devam edebilirsin. Tüm deliller ve doktor raporları kızın tecavüze uğradığını gösterirken; nasıl olup da aksini iddia edersin açıkla bize. "
" Efendim, ben o kıza tecavüz etmedim. Onunla birlikte oldum, ama bu kesinlikle tecavüz değildi. "
" Kızım baygındı aşağılık herif, küçücük, savunmasız... "
" Beyfendi, lütfen... Size gelince Bay Limquost, yasalarımıza göre, isteğinin dışında, bir kadınla birlikte olmak tecavüzdür, yasaktır ve cezası hapistir. "
" Kızın istemediğini nereden biliyorsunuz peki? "
" Bakın Bay Limquost, sabrımın sınırlarını zorluyorsunuz ve bu hiç de yararınıza değil. Ayrıca mahkemeyi gereksiz yere oyalamak ve zamanımızı harcamak da ayrı bir suçtur. Şimdi baygın bir kızla bilgisi dahilinde olmadan birlikte olmanın nasıl suç olmadığını açıklasanız ve savunmanızı bitirseniz iyi olur. "
" Kızın bakire olarak ölmesine izin mi vermeliydim yani? "
" Ne diyor bu adam, Hâkim Bey lütfen... Lanet olasıca herif! "
" Daha on beş yaşındaki bu kızın öleceğini de nereden çıkardınız? "
" Çünkü benle beraber olduktan sonra o da frengiye yakalandı. "
" Aman Tanrım, siz gerçekten de bir akıl hastasısınız bayım! "
" Küçük bir kızın frengiden ölmesini istemezdiniz değil mi? Hahhhaahha!!! "
" Herkes ayağa kalksın, kararımı açıklıyorum. Şu anda sanık sandalyesinde oturmakta olan Bay Limquost, küçük bir kıza tecavüz etmek, hastalık bulaştırmak ve cinayet suçlarından idama mahkûm edilmiş bulunmaktadır. İdamı bir saat sonra, yani bu öğle vakti gerçekleştirilecektir. Duruşma sona ermiştir. "
" Hahhahhha!!! Bayım, ben de frengiden ölmek istemezdim zaten... "
Gönderen fortunato zaman: 1/23/2011 10:32:00 ÖS 6 yorum
Mona Rosa
11 Ocak 2011 Salı
Şair Sezai Karakoç'un hakkında en çok konuşulan ve her yeni yorumla bambaşka bir boyut kazanan kurmaca bir hikayeye sahip şiiri Mona Rosa, hiç şüphesiz ki her ne amaçla yazılmış olursa olsun en etkileyici ve dokunaklı şiirlerden biridir. Ayrıca ben ne hikmetse ilk duyduğum andan beri bu şiire bir türlü alışamadım. Bu demek ki, her okuduğumda, daha önce farkında olmadan büyük bir kısmını ezberlemiş ve şimdilerde unutmuş olduğum halde, sanki daha önce hiç duymamış gibi aynı beğeniyle ve tazelikle okuyorum. Aynen öyle, aklıma geldikçe açıp okuyorum. Öyle her şiiri kolay kolay sevmem ve hatta Sezai Karakoç'un diğer şiirlerinde aynı doyuruculuğu bulamadığımı da itiraf edebilirim fakat gel gör ki Mona Rosa bambaşka...
Aslında Sezai Karakoç ile şiirin iskeletini oluşturan Muazzez Akkaya sahiden de Mülkiye'den tanışıyorlar, aynı sınıftalar ve herhalde şairin hislerinin yalanlanacak bir yanı yok. Ha, sahiden de şiir tam anlamıyla Muazzez'in üzerine kurulu, zira sırayla kıtaların ilk harflerini yan yana dizdiğimizde tahmin edin ne ile karşılaşıyoruz?!
Velhasıl, her yerde anlatılan hikaye şöyle ki; vakti zamanında oldukça çekingen(!) olan ve büyük aşkının itirafına rağmen reddedilen şairimiz aradan yıllar geçtikten ve Muazzez evlendikten sonra, okuldan mezuniyet törenleri esnasında kürsüye bir şiir okumak için davet edilir, bu davete hayır demeyen Karakoç halihazırda ezberinde olan Mona Rosa şiirini tüm dinleyenlerin büyülenmiş bakışları altında okur. Hatta hikaye burada bir abartı fırtınasına yakalanır ve kimi anlatıcı tarafından denir ki dinleyenlerin yoğun ısrarı üzerine şair şiiri üç defa tekrar okur. Ardından Muazzez koşarak kürsüye fırlar ve evvel zamanda reddettiği fakat bu derin şiirle şimdi gönlünü fethetmiş olan büyük şaire evet, der, evet kabul ediyorum. Ve Sezai Karakoç orada tokat gibi cevabıyla hayır der, artık ben kabul etmiyorum; ki bunun üzerine ertesi gün Muazzez'in intihar etmiş olduğu öğrenilir.
Muhtemelen bu hikaye okur kitlesinin geneline hitap eden ve peşinde pek çok yaşlı göz bırakabilecek türden trajik bir aşk hikayesi, fakat doğru değil... Bahsi geçen Muazzez Akkaya mezun olduktan sonra evlenmiş, üç çocuğu olmuş ve hiçbir zaman intihar etmemiştir. Bilmiyorum gerçekten bu mükemmel şiirden haberi oldu mu, olmadı mı; fakat haberi olmuş olsa da, olmasa da, Sezai Karakoç böylesine müthiş bir şiir yazdı ya, ben ona bakarım arkadaş!
Mona RosaMona Rosa, siyah güller, ak güller,Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.Kanadı kırık kuş merhamet ister;Ah, senin yüzünden kana batacak,Mona Rosa, siyah güller, ak güller!Ulur aya karşı kirli çakallar,Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.Mona Rosa, bugün bende bir hal var,Yağmur iğri iğri düşer toprağa,Ulur aya karşı kirli çakallar.Açma pencereni, perdeleri çek:Mona Rosa, seni görmemeliyim.Bir bakışın ölmem için yetecek;Anla Mona Rosa, ben öteliyim...Açma pencereni, perdeleri çek.Zaman çabuk çabuk geçiyor Mona;Saat on ikidir, söndü lambalar.Uyu da turnalar gelsin rüyana,Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;Zaman çabuk çabuk geçiyor Mona.Zeytin ağacının karanlığıdırElindeki elma ile başlayan...Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,Zeytin ağacının karanlığıdır.Ellerin, ellerin ve parmaklarınBir nar çiçeğini eziyor gibi...Ellerinden belli olur bir kadın,Denizin dibinde geziyor gibi,Ellerin, ellerin ve parmakların.Zambaklar en ıssız yerlerde açarVe vardır her vahşi çiçekte gurur.Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr,Işıksız ruhumu sallar da durur,Zambaklar en ıssız yerlerde açar.Akşamları gelir incir kuşları,Konarlar bahçemin incirlerine;Kiminin rengi ak, kiminin sarı.Ah, beni vursalar bir kuş yerine!Akşamları gelir incir kuşları...Ki ben, Mona Rosa, bulurum seniİncir kuşlarının bakışlarında.Hayatla doldurur bu boş yelkeniO masum bakışlar...su kenarındaKi ben, Mona Rosa, bulurum seni.Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:Henüz dinlemedin benden türküler.Benim aşkım uymaz öyle her saza,En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.Artık inan bana muhacir kızı,Dinle ve kabul et itirafımı.Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızıAlev alev sardı her tarafımı,Artık inan bana muhacir kızı.Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.Bir gün gözlerimin ta içine bak:Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.Altın bilezikler, o korkulu ten,Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;Altın bilezikler o korkulu ten!
Mona Rosa, siyah güller, ak güller,Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.Kanadı kırık kuş merhamet ister;Ah, senin yüzünden kana batacak,Mona Rosa, siyah güller, ak güller!
Sezai Karakoç
Gönderen fortunato zaman: 1/11/2011 02:15:00 ÖÖ 0 yorum