C'est le bien qui fait mal..
31 Aralık 2010 Cuma
Gönderen fortunato zaman: 12/31/2010 05:09:00 ÖS 0 yorum
An
28 Aralık 2010 Salı
Gönderen fortunato zaman: 12/28/2010 06:47:00 ÖS 0 yorum
Her ne kadar umursamaz görünsem de..
19 Aralık 2010 Pazar
Yıllar evvel, okumaya ayırdığım vaktin diğer tüm eylemlerime harcadığımdan açık ara fazla olduğu zamanlarda, daha mutluydum. Henüz on sekiz yaşımda bile değildim. Elbette o sıralarda da yaşama uğraşından az çok haberdardım sevgili okur, ancak henüz on sekiz yaşımda bile değildim işte ve birşeyler yapabilmek için henüz erkendi. Ben de okudum, ben de yazdım. Şimdi dönüp baktım ki raflarda pırıl pırıl duran fantastik kurgu serileri ve kafamdaki mutlu anılar dışında hiçbir şey kalmamış geriye, fakat düşündüğümde yıllar öncesini aylar öncesine nispeten mutlu hatırlıyor isem...
Bu konuyu açan aslında yıllar öncesinde yazdığım bir öyküdür. Öykünün kendisi değilse de yazılma sürecidir. Şöyle kısaca izah edeyim:
O zamana kadar kendi içinde bir bütünlük sağlayabilmiş hiçbir yazım yoktu; bir kısmı yazılmış, kalan çoğu ise yalnızca düşünülmüş ve hatta düşünüldüğü kadar da yaşanmış cümle toplulukları hem zihnimde hem de defterlerimde birbirinden bağımsız fakat aslında yalnızca benim bilebileceğim ve büyüklüğünden benim dahi emin olamayacağım bir uzun öykünün 'an'ları olarak dağınık bir düzende yer alıyorlardı. Bu uzun öyküyü bırakın kağıt üzerinde tamamlamayı, zihnimde bile hiçbir zaman tamamlayamadım ve o yaşların vermiş olduğu rahatlıkla yalnızca kendime sakladım ve şu an hatırlamıyorum.. Kaldı ki hatırlıyor olsam bile etkileyiciliği yalnızca o zamana özgüydü, yaşandı ve bitti. İşte bu yazılmamış öyküden bağımsız olarak yazdığım ilk tamamlanmış öykü Garip Bir His'tir. Gelişini aylar öncesinden hissettiren o fikrin tamamlanması ve yazıya dökülmesi yalnızca birkaç saat aldı. Öyle harikulade bir şey hayal etme sevgili okur, şimdi dönüp okursam uzun süredir ciddi eleştiri yapmamış halimle bile birçok eksik bulurum ben de, ama buradaki esas düşünce aylarca bir taslak olarak kafamda gelişen bir metnin sahiden vakti geldiğinde kendini yazdırmasıdır. Ben o öyküyü ne bir önceki ne de bir sonraki gece yazabilirdim. Ben o yüzden o öyküyü yalnızca o gece yazabildim.
Aylarca beklenen bu anın hissi pek anlatılacak gibi değil aslında, o yüzden hiç benzetmeye uğraşmayacağım fakat sen sevgili okur, şimdiye kadar en dolu dolu yaşadığın hazzı düşün ve sonra unut. En iyi ihtimalle buna benzer sayılabilir.
İşte geçtiğimiz hafta içi bir gün, havanın erken çöken karanlığıyla yağmurun sakinliğine sarılmış bir akşamüstü, ağır adımlarla yürür ve zihnimde yaklaşık sekiz saatlik bir ders yoğunluğunu taşırken bir anda sokak lambasının ışığıyla parlayan yağmur damlalarına baktım ve o birkaç saniye içerisinde az önce anlattığım evvel zamanı baştan sona anımsayıverdim. Bu defa bir öykü değil, bir romandan bahsediyorum. Zamanı gelene kadar bu konuyu tekrar açmayacağım fakat o zamanın şartlarını tekrar sağlamak adına bir defa olsun bahsetmem gerekiyordu.
Bonsoir..
Gönderen fortunato zaman: 12/19/2010 08:03:00 ÖS 0 yorum
Şöyle ki..
16 Kasım 2010 Salı
Şu an hakkında yazdığım eski arkadaşımın bu yazıyı okuyacağını düşünmüyor olsam da hazır vakti gelmişken bahsetmeden edemeyeceğim. Hatta muhtemelen bu yazı ile genel blog konseptine de iyice uyum sağlıyor oluyorum ki buna pek de sevindiğimi söyleyemeyeceğim. Ama üzüldüğümü de söyleyemeyeceğime göre bi sorun yok demektir.
Her neyse, birine 'eski arkadaşım' demek oldukça buruk olabiliyor, bazen. Ve benim pek eski arkadaşım yoktur sevgili okur, arkadaşlarım ve yakın arkadaşlarım vardır genel olarak ama eskisi yoktur pek.Çünkü genelde insanlarla aramı iyi tutmaya gayret ederim, onları çok sevdiğimden yada onlara ihtiyacım olduğundan falan değil; tatsız anılarım olsun istemediğimden büyük ölçüde... Halihazırda pek çok sıradan yaşanmışlığı ve yaşanmamış bir sürü anıyı tekrar tekrar zihnimde yaşadığımdan ve içlerinde en çok iz bırakanlar nispeten hoş olmayanlar olduğundan, daha fazlasına ve hatta gerçeğine ihtiyacım yok.
Ve tüm bu açıklamanın üzerine, benim sevgili 'eski arkadaşım'dan zihnen uzaklaşmam da pek kolay olmadı, dememi bekliyorsunuz. Ki eğer beni az çok tanıyorsanız sahiden bunu dememi beklersiniz ve haklısınız da, ben de beklerdim. Her ne kadar önyargılı, karamsar ve kolay beğenmeyen biri olsam yada öyle gözüksem de, beni tanıyorsanız bunların yanında çok kolay değer veren ve önemseyen biri olduğumu da bilirsiniz. Ama hayır sevgili okur, bu defa açık açık diyebilirim ki O'na sadece o kısa süre içinde bana yaşattığı sıkıntı için kızgınım ve bundan böyle kendisiyle ne eskisi gibi konuşmak ne de görüşmek istiyorum.
Bak bu kadar da kolay oldu işte, sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama ben pek de değişmedim aslında. E o zaman nasıl bu kadar kolay oldu? Çünkü ne kadar yakın olursa olsun, ister arkdaşlık ister başka bir ilişkide saygıdan öte bir şey yokmuş. Birine değer vermemeye başladığında gizlice ona saygı da duymamaya başlıyormuşsun. Birini yitirdiğinde, diğerini de eksiltiyormuşsun. Sonra da bu kadar kolay oluyormuş. Yada sadece bu durum için işler böyle gelişti.
Sevgili eski arkadaşım, seni bir zamanlar sahiden pek seviyordum ama şu an senle ilgili pek çok şeyi önemsemiyorum. Benimle konuştuğunda sana cevap vermeyecek kadar çocuk değilim, ama bunu pek de isteyerek yapmayacağımı itiraf edebilirim. Yaşadıklarımızı unutacak da, onları değersiz görecek de değilim, ama artık anlamı yok. Hakkında daha fazla yazmayı da düşünmüyorum.
Gönderen fortunato zaman: 11/16/2010 12:29:00 ÖS 5 yorum
Moment when fear and dreams must collide...
24 Ekim 2010 Pazar
Bunun yakın zamanda olacağı belliydi çünkü ders çalışıyor olduğum zamanların çoğunda kendimi blog yazıları okurken buluyorum. Hatta bunun öykü, şiir vs değil de gayet deneme tadında bir blog yazısı olacağı da belliydi çünkü son zamanlarda gelişigüzel yazdığım birkaç paragraf dışında edebi alanda hiçbir üretkenliğim olmadı diyebilirim. Öyleyse neden yazıyorsun be adam, diyebilirsiniz, neden ders çalışacağına böyle vakit geçiriyor yada oturup adamakıllı bir öykü tasarlayıp onu yayınlamıyorsun? Cevap çok basit: saçma salak sorular sormayın. Şaka şaka, sebep: ben tembelin tekiyim ve kafam çok karışık, üstelik kendi kendime çok acımasız davranıyorum sevgili okur, hiçbir şeyi önemsediğim yok o yüzden.
İyi yada kötü günler geçip giderken, ben kafamda türlü saçmalıkla okula gidip sonra eve dönerken, evde olduğum tüm vakti odamda geçirirken, uyanık olduğum anların çoğunda engel olamadığım yoğunlukta faydasız düşüncelere takılıp durmaktayım. Faydasız olması bir yana, bunları istemsiz olarak taşıdığım süre boyunca bana engel olmaktan başka yaptıkları tek şey yine bana engel olmak ve o derece engel oluyorlar ki ben uyandığımda yataktan çıkmak istemeyerek uyumaya devam ediyorum sevgili okur, işte yıllar önce hazırlığı bitirdiğim yaz olduğu gibi aylarımı uyuyarak geçirmekten korkmaya başladım. Çok şükür kendileri ben uyurken dinleniyor olduklarından en azından uyurken rahat ediyorum, halihazırda uzun süre odaklanarak bir eylemde bulunamadığım için odaklanamadığım her an onlar tarafından ele geçirilebilecekmiş hissiyle de savaşmak zorundayım. Yarısı mantıklı olsa içim yanmayacak.
Ayrıca şu 'vasıfsız' mevzusu var. Şöyle ki, geçtiğimiz günlerden birinde okula giderken depo bozması bir iş yerinin önünden geçiyorduk otobüsle ve ben girişte asılı olan yazıyı gördüm hemen: "vasıfsız eleman alınacaktır" Gayet açık bir şekilde herhangi bir şart aranmaksızın eleman alacaklar, gayet olağan tabi. Biraz küçük düşürücü bir tabir gibi görünse de, o da sıfat olarak sıkıntı yaratacak bir kullanım yalnızca. İşte o kelimeye takıldım ben, vasıfsız... Mükemmeliyetçi olduğumu kabul ederek hiçbir zaman hiçbir şeyi olması gerektiği kadar iyi yapamayacağım diyorum ya problem bunun başında zaten. Mükemmeliyetçiliği kabul ederek zaten en iyiye ulaşamam, her zaman en iyinin iyisi de olacak ve ben yine eksik kalacağım. Ha ama işte bu durum bile sadece ama sadece gerçekten iyi olduğum -ve şahsen bunlar neler pek bilmiyorum- konularda geçerli.
Gerçi 'vasıfsız' mevzusu öncelikli olarak canımı sıkan problemlerden biri değil, üstelik vasıfsızlık kafama taktığım bir mesele değil zira o sadece durumu isimlendirmeye yarayan bir kelime, 'yetersiz' mevzusu olsa daha doğru fakat daha az vurucu olurdu. İşbu 'vasıfsız' mevzusu şu an için motivasyonumu düşürdüğü için gündemde. Dün öğrendiğim konuyu bugün hatırlayamıyorsam bugün başka bir konuyu öğrenmek için çalışmam ne kadar etkili olur diyorum pek çok öğrenci gibi, ama pek çok öğrenciden farklı olarak benim öğrenmem gereken yaklaşık yüz konu falan var. Oranlarsak sahiden 'büyük' bir motivasyon gerek.
Son olarak bu sabah uyanmadan evvel gördüğüm rüyayı uzun zamandır rüya görmediğimden mi yoksa aksiyon potansiyelinin bu kadar yüksek olmasının kontraksiyonunu böylesi etkilediğinden mi sevdim bilemiyorum ama, gerçekten kesintisiz bir filmin kahramanı olarak bir rüyayı yaşamak oldukça rahatlatıcıydı. En azından son zamanlarda yaptığım aktiviteler arasında -ki pek fazla sayılmazlar- en keyiflisi bu olsa gerek. Bir kahramanın antik bir aksiyondaki rolünü ahlaki bir karar verişle tamamlaması şeklinde özetlenebilir ve elbette açıklayıcı olmadım çünkü bu bir rüya ve kabul etsem de etmesem de yalnızca beni böyle etkileyecek. Önemli olan, görülmeye değer olmasıydı.
Bonne nuit.
Gönderen fortunato zaman: 10/24/2010 01:52:00 ÖÖ 0 yorum
Ne dediniz?
11 Ekim 2010 Pazartesi
Anlamıyorsun, derdi. Bütün bu yazdıklarım uydurma. Aklımdan geçenleri yazmaya cesaret edemiyorum. Alışılmış kalıplar içinde bocalıyorum. Kalıbım yok benim: biçimsiz bir şeyim ben. Eriyip dağılıyorum yazarken. Olmuyor. Bana uzak gelen yaşantıları düzmece bir biçimde anlatmaya çabalıyorum.
Tutunamayanlar'dan
Gönderen fortunato zaman: 10/11/2010 12:55:00 ÖÖ 2 yorum
Kıyam
23 Eylül 2010 Perşembe
Gönderen fortunato zaman: 9/23/2010 12:52:00 ÖÖ 0 yorum
Diyorum ki..
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Şimdi sana diyorum ki, yavaşça kalk karşımdan, birkaç saniye bak yüzüme ayaktayken, sonra beni orada saatlerce arkandan bakacak halde bırak ve dön arkanı, git!
Hava kararsın sonra, masanın üzerinde sürekli değiştirilen bir bardak; sağ elim şakağımda, sol elim bardağı tutuyor. Renkler matlaşsın sonra, karanlıkla koyulaşan gölgeler inandıracak beni biliyorum, gittikçe buruklaşan bir şarkıdan başka hiçbir şey değil artık gece. Gelip geçenler, etraftaki masalarda oturan, konuşanlar, gidip gelen garsonlar bu sahnenin arka planında kalıyor artık; kimse konuşmuyor, rüzgarın kural tanımaz esintisi ve bardağı tutan sol elim hariç hiçbir şey kımıldamıyor. En son, gözlerimi yoldan ayırmadan kalkıyorum yerimden yavaşça ben de; sağ elim cebimde artık, solu bilmiyorum. Her şey hareketleniyor benimle birlikte, o koyu lacivertler, kırmızılar, turuncu ışıklar umutlanıyor birden ve tüm renkler kafamın içinde sesini yükseltmeye başlayan bir melodiyle sarıyor dört bir yanımı. Adımlarımı hızlandırıyorum, hızlandıkça bozulan dengemi denizden gelen o ferah esinti topluyor.

hoşça kal!
Gönderen fortunato zaman: 7/24/2010 12:38:00 ÖÖ 1 yorum
Hani...
8 Mayıs 2010 Cumartesi
Kendime yazıyorum. Bundan böyle en az bir buçuk ay yazma derdine düşmeyeceğimi bile bile yazıyorum. Bu, karar aldım yazmayacağım olayı değil. Esasen bu, afedersiniz, hiçbir bok olayı değil. Kendimi hale yola sokma uğraşının en ucuz basamağı, sanki bunu atarsam gerisi olduğundan zor gelmeyecekmiş adımı. İstersem her gün erken yatabilecek, erken kalkabilecek ve dersleri düzenli takip edebilecekmişim gibi. Her program aksamaya mahkumdur diyen benken...
Ve bunların hiçbir önemi de yok esasen. Ve kimi zaman hiçbir şeyin hiçbir önemi kalmadığından mıdır nedir, bir anda devleşiyor sorumluluklar. Öyle uyuma-uyanma sorumluluğu, dersti devamsızlıktı değil. İlk sorumluluğun ne bilmiyor musun? Biliyorsun. Daha diğer tüm sorumluluklarla giyinmeden evvel seni ayakta tutan oydu.
Evet, kaçarsın ya..
Kaçarken düşürdüklerin için durup da oyalanmadan, çünkü asla toplayamazsın hepsini. Gitmen gereken yere gitmeden, gösteremezsin ne de olsa dolu yada boş olan kucağını. Boş ver gitsin. Boş ver. En güzeli.
Boş ver. Üçe kadar say. Ve kaç.
Bir... İki... Üç.
Gönderen fortunato zaman: 5/08/2010 01:26:00 ÖÖ 1 yorum
Yani her zaman öykü yazamayabiliriz, öyle değil mi.
19 Nisan 2010 Pazartesi
Bu öğlen edebiyat sınavımız vardı ve adamcağız elimize bi sürü anı kitabının adı yazan bir liste vermişti seçin iki tanesini diye. Kaç gündür aklımdaydı bu, kitaplara baktım baktım, ikisi dışında hiç çekici gelmedi diğer kitaplar. O ikisi de benim için vakti gelmemiş kitaplardı. Düşündüm de, ben okumak için yanıp tutuşarak aldığım ve hemen yanıbaşımda duran binlerce kitabı okumamışken henüz, nicedir oturup adamakıllı kitap okuma fırsatı da bulmuşken, neden başka listelere bağlı kalayım? Aynen öyle sevgili okur, adamın listesinden okumadım ama sınavda iki anı kitabından bahsettim uzun uzun. Biri Pavese'in Yaşama Uğraşı, diğeri ise Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk'u. Sınav kağıdın altına da yüzlerce satırlık bir not yazdım. Pavese'den bahsedip de Tezer'den bahsetmeden edemezdim, şimdiye kadar onun hakkında pek çok başarısız yazı girişimlerim olduysa da hiç yazmamıştım, ilk defa yazıyorum ve onun hakkındaki bu yazımı da oldukça başarısız buluyorum vs. diye. Ama gerçekten, benim için hakkında yazılması en güç kişi sanırım. Bilmiyorum.
Ha bir de...
Ne zamandır ertelediğim bir mesele var, aklıma her geldiğinde kendimi inanılmaz sorumsuz hissedip her unuttuğumda rahatlıyorum. Yapmak istemediğimden değil, sadece olması gerektiği şekilde yapamayacağımdan korkuyorum. Zaman dert değil ama ölmeden sözümü tutsam iyi olacak..
"Her söylenen söz, bir biçimde insanın kendi kendini onaylaması.."
Güzel havalar insanı yoruyor biraz, Orhan Veli de bundan yakınıyordu sanırım.
Gönderen fortunato zaman: 4/19/2010 06:41:00 ÖS 1 yorum
Yazmak boşalmaksa, der şair...
25 Şubat 2010 Perşembe
...
ben daha önceden iki ölüm yaşadım
biri kendini bırakıp gitmekti uzaklara
diğeri kendini de taşımaktı yanında
o zaman öğrendim bildiğim ne varsa
çılgınca yaşarken kendi odamda
hayatın en çok ölüm kısmını sevdim
çünkü var olmaktı o kendi başına.
Altay Öktem
Gönderen fortunato zaman: 2/25/2010 09:37:00 ÖS 0 yorum
Çamlık
12 Ocak 2010 Salı
Demir parmaklıklı kapıdan geçerken polarımın şapkasını kafama geçiriyorum. Hava soğuk, montumun fermuarını göğsüme kadar çekip ellerimi ceplerime sokarak ağır adımlarla sarı-yeşil binaya doğru yürüyorum. Benim onu her gün görmek istemediğim zamanlarda dahi beni içtenlikle karşılamış olduğunu hatırlıyorum, yine öyle karşılıyor ve ben o zamanların pişmanlığını duyuyorum.
Binanın ön kapısı açık. İçeride oyalanmadan arka kapıdan çıktıktan sonra önümde uzanan merdivenlerden iniyorum, bundan birkaç yıl evvel bir haziran günü, yüzlerce tanıdık yüzün doldurduğu bu tören alanına nasıl indiysem şimdi de öyle iniyorum. Tek fark, şu anda çevremde o kalabalığın olmayışı. O gün gülen yüzlerin sırayla konuşma yaptığı kürsü şu an boş ve ben önünden geçerken o yüzler hala ordaymışçasına dönüp bakıyorum. Biraz ileride, hemen sol yanımdaki stüdyonun kapalı kapısının ardında kimlerin olabileceğini düşünüyorum sonra... Aklımda bir sürü yüz daha gülümsüyor, yürümeye devam ediyorum. Ve birkaç adım geçmiyor ki karşımda çamlığı buluyorum. Çocuklar gibi seviniyorum.
Çamlığın denize bakan tarafında, aynı hizada sıralanmış birbirinden uzak üç yalnız bank var. Sağdakini seçip oturuyorum. Denizi sağıma alıp yüzümü çamlığa dönerek ayaklarımı banka boylu boyunca uzattığımda kar taneleri usulca uçuşmaya başlıyor havada. Ellerimi ceplerimin derinlerine sokuyorum. Tanıdık anılar ceplerimin derinliklerinden çıkarak birer birer kar tanelerine sarılıp onlarla uçuşuyor.
Birkaç genç koşar adımlarla çamlıkla stüdyo arasına geliyor, duruyor. Üstlerinde yalnızca gömlek ve polar olduğunu görüyorum, üşüyorlar. İçlerinden biri bana oldukça benziyor. “Bu havada, deli mi..?” diye başlayan sorusunu duyar gibi oluyorum, sonunu biliyorum. Gülüyorlar. Çamlığa bir göz atıp arkadaşlarına yukarıyı işaret ediyor ve merdivenleri çıkarak kantinin sıcağına sığınıyorlar.
O gördüğümün gerçekten ben olup olmadığımdan şüphelenirken fark ediveriyorum: Geçmişte ve dahi gelecekte olmuş ya da olacak olan ben, şimdiki ben değil de nedir? Ve ardından, geçip giden zamanla birlikte her şeyin üzeri ince bir kar örtüsüyle kaplandığında, yaşanmamış anıları anımsayarak üzülüyorum. Onlar da en az tanıdık anılarım kadar benden birer parça değil midir? Hatta kimi zaman, ben onlardan ibaret değil miyim?
Kimi zaman…
Epeyce sonra, bana benzeyen genç geri dönüyor kantine çıktığı merdivenlerden, elinde dumanları tüten bir bardak ve yanında sarışın bir çocukla. Yoruluyorum aniden o bankta, onları merdivenlerden ağır ağır aşağı inerken gördüğümde. Oturduğum yerde aşağı doğru hafifçe kayıyorum, belki biraz uzanmak istiyorum. Bir yandan o iki genci izliyorum hala. Sarışın olan diğerinin koluna girmiş, konuştukları buradan duyulmuyor. Fazlasıyla yavaş yürümelerinin sebebi ne konuşmaya dalmış olmalarından, ne de soğuktan; onlar her zaman böyle yavaş yürürler birlikteyken. Omuzları ve saçları kar taneleriyle kaplanmış ve şimdi ikisinin saçları da beyazlamış görünüyor.
Hazırlık binasının arkasındaki yoldan yukarı çıkıyorlar, artık çamlığa sırtları dönük. Salt yorgunluktan kapıyorum gözlerimi, gözkapaklarıma ara sıra kar taneleri düşüyor, neden sonra solgun bir ışığın parıltısını duyuyorum. Kar taneleri havada güçsüz güneş ışığı ile parlayarak uçuşuyor artık. Ne kadar zayıf olsa da o yalancı sıcaklığı hissediyorum, belki sırf hissetmek isteğimdendir, bilinmez…
Baharda polenlerle, şimdi ise karla kaplı olan yoldan, aynı yavaş adımlarla geliyorlar. Merdivenlerin yukarısında bir kız görünüyor, aşağıya doğru sesleniyor:
—Yoklama alınmış Anıl, ama yok yazılmadık.
—Tamam, diyor sarışın olan, kız el sallayıp gidiyor.
—İyi bari, diyor, yok yazılmadık. Sizin ders neydi ki?
—Bilmem, diyor bana benzeyen genç.
—E yoklama?
—Alındı o, sizin ders boş olmasaydı gider uyurdum.
—Uyuma lan, sabahtan beri uyuyorsun zaten.
—Kitap da okudum, öyle deme.
—Senden önce bitirdim yine, çıkışta kitap alalım mı?
—Olur, oduncuya da gidelim sonra…
Gülüyorlar, uzaklaştıkça seslerini duyamaz oluyorum. Oduncunun anısından etrafa büyüleyici sandal ağacı tütsüsü kokuları yayılıyor, güneş kayboluyor usulca, ben de kalkıyorum. Anılarımı beceriksizce tekrar ceplerime dolduruyorum. Artık yaşanmışlarla yaşanmamışları ayıramıyorum. Derin bir iç çekip omuzlarımı silktikten sonra, o iki gencin geldiği polenli yoldan yürüyorum, benim de artık çamlığa sırtım dönük. Hemen sol yanımdaki stüdyonun kapalı kapısının ardında kimlerin olabileceğini düşünüyorum tekrar, dönüp çamlığa bakıyorum ardından, bir kez daha iç çekip uzaklaşmaya devam ediyorum oradan. Karla kaplanmış birkaç basamakta yalnızca iki ayak izi var ve şimdi üç oluyor.
Binanın içinden geçmektense yanından dolaşarak çıkıyorum ön bahçeye. Polarımın şapkasını kafamdan çıkarmak ve montumun fermuarını biraz açmak için ellerimi çıkarıyorum ceplerimden, o sırada belli belirsiz duyulan bir sesle bir şey düşüyor sanıyorum yere, belki de yalnızca ayaklarımın altında ezilen karın sesidir. Demir kapıyı görüyorum karşımda artık, iki genç çıkıyor o kapıdan. Biri sarışın, sırtında yeşil çantası var; öteki sanki bana benziyor, saçlarında karlar…
Demir parmaklıklı kapıdan geçerken polarımın şapkasını kafama geçiriyorum. Hava soğuk, montumun fermuarını göğsüme kadar çekip ellerimi ceplerime sokarak ağır adımlarla sarı-yeşil binaya doğru yürüyorum.
…
..
.
Gönderen fortunato zaman: 1/12/2010 01:17:00 ÖÖ 2 yorum
Mızıka
4 Ocak 2010 Pazartesi
...
Bu kente her gece yağmur yağıyor
Ve ben her gece yeniden ölüyorum
Bu tren oraya gidecek gizlemeyin
Ne derseniz deyin ben biniyorum.
Ataol Behramoğlu
Gönderen fortunato zaman: 1/04/2010 11:43:00 ÖS 0 yorum